9 Ekim 2016 Pazar
Aslında asıl olan iyi ve kötü değil.
Leonardo_da_Vinci_(1452-1519)_-_The_Last_Supper_(1495-1498)
«İyi ve Kötü'nün yüzü aynıdır... Her şey insanın yoluna ne zaman çıktıklarına bağlıdır...» Paulo Coelho
Leonardo da Vinci 'Son Aksam Yemeği' isimli resmini yapmayı düşündüğünde büyük bir güçlükle karşılaştı... İyi'yi İsa'nın bedeninde, Kötü'yü de İsa'nın arkadaşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda'nın bedeninde tasvir etmek zorundaydı. İyiliği temsil eden İsa'yı, ve kötülüğü temsil eden Yahuda'yı betimlemek için model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı. Koroda şarkı söyleyen bir genci, İsa'nın tasviri için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi. Aradan üç yıl geçtiği halde Son Akşam Yemeği hala tamamlanamamıştı. Leonardo, Yahuda için kullanacağı modeli günlerce aradıktan sonra, sarhoşluktan kaldırım kenarına yığılmış, vaktinden önce yaşlanmış, paçavralar içinde genç bir adam buldu. Yardımcıları adamı güç de olsa kiliseye taşıdılar ve orada ayağa diktiler. Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı, bencilliği resmetmeye başladı. Leonardo, işini bitirmek üzereyken; berduş, yavaş yavaş ayılarak gözlerini açtı ve harika duvar resmini gördü. Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi:
“Ben bu resmi daha önce gördüm.”
“Ne zaman?” diye sordu Leonardo. O da şaşırmıştı.
“Üç yıl önce... Elimde avucumda olanı henüz kaybetmemişken. O sıralarda bir koro-da şarkı söylüyordum. Pek çok hayalim vardı. Bir ressam beni İsa'nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti.”
Belki de üzerinde en fazla konuşulan bu yapıt, Milano'da Santa Maria dele Grazie manastırının rahiplerinin yemek yedikleri dörtgen salonun bir duvarında ve hala tartışılmaya devam ediyor.
Neyimiz eksik, biz de katılalım bu tartışmalara.
Önce toplumsal yaşam ve sanatın yaşama katılımındaki yerine bakalım.
Eserin ortaya çıkarıldığı yıl tahminen 1495-98 yılları.
Televizyon, internet, sinema falan yok. Dönemin toplum mühendisliğinin ve iletişimin en değerli gücü sanat ve sanatçı. O kadar değerli ki kalabalıkların yönetilmesi, yöneltilmesi için kullanacakları bu malzemelerin üretiminde geçebilecek olan 3- 5 yıl gibi zamanlara bile tahammül edebiliyorlar. Önemli bir ayrıntı. Günümüz yaşam hızıyla kıyasladığınızda oldukça yavaş şehirler olmalarına rağmen algı ve kabullerin yaratılması veya inşası için oldukça uzun süreler. Bu elimizde dursun
İkinci konuya bakalım. Bir korist düşünün, koroda şarkı söyleyerek hayatını kazanıyor, diğer sanat dalları gibi müzik de çok değerli olmalı ki geleceğini bu sanat dalına bağlayacak, kendisi ve gelecekteki olası ailesi için bile umutlarını güçlü tutabileceği bir yaşama biçimi. Rol modeli olmadan bu umutları geliştirmek çok zor. Demek ki bu şekilde yaşayan bir kesim var ve başkalarının hayallerini süsleyebiliyor. Hayatınıza korist olarak başlayabiliyor, müzikli bir geleceği rahatlıkla hayal edebiliyorsunuz. Çünkü sesiniz güzel müzik bilginiz var ve sizi dinleyenleri mutlu edebiliyorsunuz. Bu denli insanca duygulara sahip biri olarak toplumsal göstergedeki yeriniz iyi olmakla anlamlandırılıyor. Bu her dönem böyle algılanmış veya kabul görmüştür.
Sonra neler oluyorsa işler değişiyor ve sanat dünyasından istediğinizi bulamıyorsunuz. Ya siz niteliklerinizi abartmışsınız ve eksiklikleriniz dönüp dolaşıp karşınıza çıkmış. Ya da dönemin toplum mühendisleri için kullanılabilir malzeme olmaya layık değilsiniz. Bu tüketile bilirlik için yeterince esnek değilsiniz veya ilkelerinizden vazgeçmemenizin vazgeçile bilirliğinizle oranı tutmuyor.
Sonuç toplum dışı kalıyorsunuz. Piramidin en atında kalmak demek ise toplumsal algı ve kabullerde kötü ile eşdeğerde. Bu sayede kötü ile simgelene her şeyi yapma ve bu yapmaların vücut dilinize her geçen gün hâkim olmasına rahatlıkla izin veriyorsunuz.
İki ayrı gözle baktık şimdi üçüncü bir gözü de kilise için açalım.
Yönetim piramidinin tam tepesinde. Asker, yönetici, ekonomist ve büyücü hekim geleneğinin batı dünyasındaki son hali olan kilise olarak mahşerin 4 atlısının en haini ve kötüsüsünüz. İyi ve kötü kavramlarını inanç kazanında binlerce yıl boyunca kaynatıp insanlara yemek diye yutturan bir yönetme biçiminin en güçlü temsilcisisiniz. Diğer atlıları da yönetmeyi var olduğunuz her an aklınızdan çıkarmamayı ilke edinmişsiniz. Diğerlerini biraz ele geçirebilseniz ortada ne sanat kalacak ne de sanatçı. Ama şu an gücünüz yok ve eldeki gücü kullanmayı daha politik bulduğunuz için değer veriyormuş gibi gösteriyorsunuz. Yoksa bir resmin ya da heykelin 3-5 yıl da bitmiyor olmasına asla tahammül edemezsiniz. Madem var ve tahammül etmek zorundasınız o zaman eser içeriğinde yer almalı ve onu kendi iletişimi malzemeniz olarak en doğru kullanmanın yolunu bulmalısınız. Dünyayı yönetmenin en kolay yolunu kullanarak yani onu iyi ve kötü diye ikiye bölerek. Az ya da çok diye değil. Eksik veya tamam diye de değil. Hatalı hatasız diye hiç değil. Doğru yanlış bile olabilirdi o da değil. Kısacası yelpazenin birbirine yakın ölçüm birimlerinden herhangi ikisi olabilecekken en uzaktaki en uçtakini seçmeyi ilke edinmişsen doğal olarak 4 atlıdan ( sen öyle demesen de ) en haini ve insana uzak olanı olarak biliniyorsun.
Dördüncü bakış açımız sanatçıya daha doğrusu idealin simgesi olan Leonardo’ya çevirelim.
Dahi bir oluşturucu var elimizde. Bu dehası ona dokunulmazlık getiriyor ve diğer sanatçılar için de bir şekilde modellik yapıyor. Dehası sistemin desteği ile gelişen bir olgu ve algı mıdır? Yoksa doğal yaratıcı gücünün farkına varan birinin kendini toplumun çok önünde gitmekten alıkoyamaması ve gelişimini çekinmeden sürdürmeyi becermiş olması mıdır? Yoksa iyi ile kötüyü aynı bedende yaşayan koristin bulamadığı şansa mı sahip. Aralarında ki benzerlik çok fazla olmalı çünkü bilmediğiniz şeyi bulamazsınız. O korist Leonardo’nun olası bir başka hayatının yaşanmış hali midir? Leonardo bu kadar büyük bir ustalıkla nasıl o duyguları bir yüzde ve iki ayrı zamanda bulabilmişti. O kadar süre içinde yaşamda kötüyü resmedecek yüzle karşılaşmamış olması olası mıdır? Yoksa iyi diye yolun başında resmettiği görüntünün yolun sonundaki halini mi arıyordu. Aradığında bulabilecek ve anlamlandırabilecek gücü kendisine benzerliğinden mı alıyordu diye sorduğumda yanıtım evet oluyor.
Hani yazının başında bir şeyleri elimizde dursun diye tespit etmiştik ya işte ona “zaman” diyoruz. Çok dikkat etmek lazım. Bu boyutu planlanabilir yönetilebilir hale getirmek her zaman önemliydi şimdi daha önemli.
Mesele iyi kötü meselesi değildir.
Yunus demiş ki “ Ararsan Mevla’yı kendinde ara, Kudüs te Kâbe de hac da değildir.”
Leonardo da bunu resmetmiş bize. “Hepsi ben im, hepsi bende” deyivermiş. Anlayana.
Dostça Kalın
Mehmet Naci Dedeal
17 Haziran 2016 Cuma
Yeni Dünya kast sistemi içinde Endüstri Ürünleri Tasarımı.
Yeni Dünya
kast sistemi içinde Endüstri Ürünleri Tasarımı.
Geçen 10-15 yıl içerisinde yaşadığımız teknolojik gelişmeler insanlık tarihinin en hızlı değişimlerini bize yansıttı. Sayısal ortam neredeyse bildiği her şeyi bize gösterdi biçime dönüştürdü ve sattı. İletişim alanında daha önce benzeri görülmemiş hızlarla karşılaştık. En son teknoloji ürünü diye bildiğimiz ya da bize sunulan ürünler 3 ay sonra eski teknoloji halinde çöpe dönüştü. Her zaman şu soru akılda kalır
Özellikle endüstri ürünleri tasarımı öğrencileri için dev karanlık bir kuyudur bu alan.
E sınıfı üst düzey yönetici ve patron altı seviyesi
Avrupa birliği bankası Almanya’da dünya devi araç firması da alman ve bu devin Avrupa birliği mali kasasının en büyük hissedarı olduğu da biliniyor
Volkswagen’in otomobil sektöründeki yeni döneme ayak uydurması gerektiğini kaydeden VW Ceo’su Matthias Müller, yeni stratejilerinin, elektrikli motorlara ve sürücüsüz otomobillere ağırlık vermek olduğunu söyledi. Şirketin geleceğine dair yapısal değişiklikler hakkında açıklamalarda bulunan Müller, 2025 yılına kadar 30 farklı elektrikli otomobil geliştirmeyi hedefledikleri duyurdu.
Volkswagen bünyesinde yer alan 12 marka altında şu anda 340 model otomobil üretiliyor. Yeni dönemde model sayısının düşürüleceğini belirten Müller, bugüne kadar 12 farklı kategoride yapılan üretimin de ekonomik, geniş iç hacim, premium ve spor otomobiller olmak üzere dört kategoriye indirileceğini söyledi.
Geleceği görmek için kâhin ya da dahi olmaya gerek yok. Dizilmiş taşların gösterdiği yola bakın yeter.
Araba üzerinden açıkça gösterilen bu kast sistemi yaşamın her alanında toplumsal gerçek olacak. İnanmayan yaşayıp görür. ) Olacak çünkü.
Tasarımcılar bu kast sistemini nasıl okurlar, çözerler ve kendilerine yeni yollar çizerler. Cevap basit. Yeni kast sisteminiz yukarıda yazılı. Üretim gamınızı buna göre yeniden düzenleyin. Ya üst seviyeye az ama çok paralı işler yapacaksınız, ya da al katmandaki kalabalığı hedefleyerek ekonomik ama sürümden kazanacağınız ürün yelpazesini çözümleyeceksiniz. Bu da çok geniş bir alanda çalışacağınız için tasarımda biçime ulaşmak şartını ortaya koyar.
Peki tasarım dünyasına yeni atılanlar veya atılmakta olanlar ne yapmalı? Panik yapmayın, boşuna kendinize zarar verirsiniz. Çok seçenek kalmıyor elinizde ya gelecek 10 yılların tasarımlarını yapmaya planlayacaksınız kendinizi, ya da uyum yeteneğinizin seviyesini yükselteceksiniz. Yani uyumu hedeflediyseniz, özellikle ekonomik ürün alanındaki çok fazla biçime gerek duyan büyük alanda her türlü ürün üzerinde biçim çalışabilecek uyum yeteneğine ihtiyacınız var. Gerekli olanlar: yaratıcılık yeteneği, çizgi ile düşünebilme, teknolojik ve sayısal ortamla tamamen uyumlu çalışabilme hızı. Uzmanlaşma eğiliminden olabildiğince kaçmanızı öneririm. Bu kadar hızlı değişen yönelimler yetkinlikleri uzmanlık olarak değil denetleme ve uyum olarak isteyecektir.
Ya eğitimciler? 5 yıllık plan yapıyoruz 1. Yılla 5. Yıl arasında dünya değişiyor ama eğitim öğrenim ortamı çeyrek teker bile dönmeden ilerlemeye çalışıyor. İkinci 5 yıllık plana başlıyorsunuz, ama o kadar hantal ve acemi sistem nedeniyle katlanarak açılan arayı yakalamak imkânsızlaşıyor. Sistem eğitime kendi normallerini kabul ettirmeye çalışıyor. Aslında öğrenim için 10-15 öğrenci almanız gerekirken 35 kişi ile kapıyı açıyor. 35 kişi ile ileri düzey sanat dili öğrenimi yapmak imkânsızdır. Uyum niteliğine uygun öğrenci yetiştirmek de hali hazırdaki eğitim müfredatlarına uygun değil. Müfredatı değiştirdiğinizde de eğitim tipinizi tarzınızı ve geleneksel yapınızı yenilemeniz gerekiyor bu da çok istenen bir şey değildir. Özellikle sanat eğitiminde personel yetiştirmeye yönelik müfredatlar katliamla eş değerdir.
Artık iki tip tasarımcı istiyor endüstri devriminin 2016 sürümü.
Birincisi üst düzey yaratıcılığın istek ve beklentilerine cevap verecek düzeyde tasarımcı ve onun eğitimi
İkincisi de ekonomik ama büyük tüketim alanında kendine yer bulacak uyum yeteneği yüksek genç ve enerjik güç.
Eğitimci, öğrenci, tasarımcı ve firma sahiplerine duyurulur. Yanlış yöne bakmayınız.
Dostça kalın
Mehmet Naci dedeal
Dostunuz:
Geçen 5-10
yıl içerisinde sanat tasarım ve üretimin diğer tüm alanlarında önümüze konulan
ve aman buna dikkat edin dışında kalmayın uyarıları ile korkutula bir kavram
balonu artık gereksiz kaldığı için söndürülüyor. Sürdürülebilirlik.
Eğitim
sistemimiz tamamen endüstri devriminin sonucudur. Endüstri devriminin ardından
bu sürecin yaşatılması için gerekli adımlarda eğitim ayağı olarak şunlar
yapılmalıdır denildi ve günümüze kadar da değişimlere uğrayarak
uygulandı. Burada ki devrim kelimesi sizde ne gibi duygular
uyandırıyor bilemem ama İran'da da devrim yapıldı unutmayın.Geçen 10-15 yıl içerisinde yaşadığımız teknolojik gelişmeler insanlık tarihinin en hızlı değişimlerini bize yansıttı. Sayısal ortam neredeyse bildiği her şeyi bize gösterdi biçime dönüştürdü ve sattı. İletişim alanında daha önce benzeri görülmemiş hızlarla karşılaştık. En son teknoloji ürünü diye bildiğimiz ya da bize sunulan ürünler 3 ay sonra eski teknoloji halinde çöpe dönüştü. Her zaman şu soru akılda kalır
Yahu kim
yapıyor bunları?
Özellikle endüstri ürünleri tasarımı öğrencileri için dev karanlık bir kuyudur bu alan.
Sürdürün, yapmayın yeni bir şey dediler. İlk hedef
eğitim öğrenim ortamları oldu. Yapma eyleminin baş aktörleri yani yaratıcı zekâ
ve sanat yeteneği gelişimine dair ne varsa ortadan kalmaya başladı. Çünkü
eğitimli bir sanat yeteneği yapmadan duramaz. Yaptığınızda da kullanıcı
talebini oluşturursunuz. Kullanıcı talep etmeye başlarsa yanıtlamak
zorundasınız ki bu da “sürdürün” diyenlerin işine gelmez.
Nereden gözlemeye başlayacağız? En sağlam sektör
otomobil sektörüdür. Şimdilerde bunun gücüne taşınabilir iletişim araçları da
elendi ama aynı seviyede değiller.
O zaman tekrar otomobile dönelim.
Avrupa, Uzakdoğu ve Amerika 3 büyük üretici gurup ve
genelde kullanım tiplerine göre de araç sınıflandırmaları var. Bu araç
sınıflandırmaları toplumsal hiyerarşinin de ta kendisi aslında.
A sınıfı ucuz ekonomik
B sınıfı evinizin ikinci arabası olabilecek nitelikte
C sınıfı ise halk araçlarının en son seviyesi. Yani halk
paketinin en üst çizgisi. Simgesi de vw golf
D sınıfı işadamı paketi başlangıç seviyesi ( passat gibi)
bu paketin içineki arabaların içine ne kadar aile kalabalığı koysan da asla
aile arabası olmaz görünüm D sınıfında görünüm alt seviye müdür arabasıdır.E sınıfı üst düzey yönetici ve patron altı seviyesi
F sınıfı bu paketin üst sınıfıdır. Sahip, en üstteki
adam
Sonraki sınıflar ise tamamen lüks tüketim içindir sınf
bile denmez çünkü toplumsal kalabalık içindeki diğer sınıflarla aynı kullanıcı
sayısına sahip değildir. Seviye yükseldikçe sayılarını parmakla ifade
edebilirsiniz.
Ara guruplar ve kendi içindeki sürümleri de sayarsanız
10-15 sınıflık bir ürün yelpazesi çıkar. Dünya halklarının hiyerarşisi bu
kadardır. Avrupa birliği bankası Almanya’da dünya devi araç firması da alman ve bu devin Avrupa birliği mali kasasının en büyük hissedarı olduğu da biliniyor
Almanya hükümeti, 2030 yılından itibaren yeni benzinli otomobil
üretimine izin verilmeyeceğini resmen ilan etti.
Benzer bir açıklamayı Norveç hükümeti de yapmıştı ama “zaten zengin memleket
eğleniyorlar kendi kendilerine “ diye yankı uyandırmamıştı.
Sonra Almanya devam etti açıklamalara link de buradaVolkswagen’in otomobil sektöründeki yeni döneme ayak uydurması gerektiğini kaydeden VW Ceo’su Matthias Müller, yeni stratejilerinin, elektrikli motorlara ve sürücüsüz otomobillere ağırlık vermek olduğunu söyledi. Şirketin geleceğine dair yapısal değişiklikler hakkında açıklamalarda bulunan Müller, 2025 yılına kadar 30 farklı elektrikli otomobil geliştirmeyi hedefledikleri duyurdu.
Teknolojik mega trendlerin
müşterilerin beklentilerini dramatik bir şekilde değiştirdiğini ve geleneksel
ticari anlayışı değişime zorladığını kaydeden Müller, yeni teknoloji ve
yazılımlara ağırlık verileceğini vurguladı. Gelecek on yıl içerisinde
piyasadaki her dört otomobilden birinin elektrikle çalışacağını öngören Müller,
VW’nin aynı zamanda akü teknolojisi geliştirmek istediğini de söyledi.
Müller’in ifadesine göre, VW kendi akü fabrikasını kurma konusunda da
çalışmalar yürütüyor.
MODEL SAYISI DÜŞÜRÜLECEK Volkswagen bünyesinde yer alan 12 marka altında şu anda 340 model otomobil üretiliyor. Yeni dönemde model sayısının düşürüleceğini belirten Müller, bugüne kadar 12 farklı kategoride yapılan üretimin de ekonomik, geniş iç hacim, premium ve spor otomobiller olmak üzere dört kategoriye indirileceğini söyledi.
Yani diyor ki
toplumsal hiyerarşiyi yeniden planladık. Başka bir deyişle çok kademeli olup
göze çarpmayan eski usul kast sistemini artık görünür hale getirdik ve
denetlemek için de çok kanatlı yelpazeye gerek yok. 4 gurup yeter
Ekonomik: Bildiğin
halk
Geniş iç
hacim. Esnaf . ama biraz büyük esnaf…)
Premium: Bu
büyük esnafın ya da paraya bir şekilde büyük bulmuş olanın ev arabası
Spor otomobiller:
Halk olmayanlar :)
Böylece sürdürülebilirlik kavramını kenara koyabilirsiniz de diyor bize
büyük patronlar. Zaten 2030 demiş bu demektir ki 2020 ye kadar vaktiniz var
sonrasında yasalar kararnameler, hizmet kesilmeleri vs gibi sebeplerle sizin
ısrarla sürdürmeye çalışacağınız her aşama duvara çarpıp kırılacak. Avrupa
birliğinin bankası olan bir yer bunu yasak olarak yaşama sokuyorsa. Yeni
teknolojide düğmeye basılmıştır. Büyük bir ihtimalle yakın gelecekte çok fazla
patentin devreye girmesiyle 3. dünya ülkeleri paketlenip çöpe atılmak üzere
kenara koyulmuş insan yığınına dönüşecek.Geleceği görmek için kâhin ya da dahi olmaya gerek yok. Dizilmiş taşların gösterdiği yola bakın yeter.
Araba üzerinden açıkça gösterilen bu kast sistemi yaşamın her alanında toplumsal gerçek olacak. İnanmayan yaşayıp görür. ) Olacak çünkü.
Tasarımcılar bu kast sistemini nasıl okurlar, çözerler ve kendilerine yeni yollar çizerler. Cevap basit. Yeni kast sisteminiz yukarıda yazılı. Üretim gamınızı buna göre yeniden düzenleyin. Ya üst seviyeye az ama çok paralı işler yapacaksınız, ya da al katmandaki kalabalığı hedefleyerek ekonomik ama sürümden kazanacağınız ürün yelpazesini çözümleyeceksiniz. Bu da çok geniş bir alanda çalışacağınız için tasarımda biçime ulaşmak şartını ortaya koyar.
Peki tasarım dünyasına yeni atılanlar veya atılmakta olanlar ne yapmalı? Panik yapmayın, boşuna kendinize zarar verirsiniz. Çok seçenek kalmıyor elinizde ya gelecek 10 yılların tasarımlarını yapmaya planlayacaksınız kendinizi, ya da uyum yeteneğinizin seviyesini yükselteceksiniz. Yani uyumu hedeflediyseniz, özellikle ekonomik ürün alanındaki çok fazla biçime gerek duyan büyük alanda her türlü ürün üzerinde biçim çalışabilecek uyum yeteneğine ihtiyacınız var. Gerekli olanlar: yaratıcılık yeteneği, çizgi ile düşünebilme, teknolojik ve sayısal ortamla tamamen uyumlu çalışabilme hızı. Uzmanlaşma eğiliminden olabildiğince kaçmanızı öneririm. Bu kadar hızlı değişen yönelimler yetkinlikleri uzmanlık olarak değil denetleme ve uyum olarak isteyecektir.
Ya eğitimciler? 5 yıllık plan yapıyoruz 1. Yılla 5. Yıl arasında dünya değişiyor ama eğitim öğrenim ortamı çeyrek teker bile dönmeden ilerlemeye çalışıyor. İkinci 5 yıllık plana başlıyorsunuz, ama o kadar hantal ve acemi sistem nedeniyle katlanarak açılan arayı yakalamak imkânsızlaşıyor. Sistem eğitime kendi normallerini kabul ettirmeye çalışıyor. Aslında öğrenim için 10-15 öğrenci almanız gerekirken 35 kişi ile kapıyı açıyor. 35 kişi ile ileri düzey sanat dili öğrenimi yapmak imkânsızdır. Uyum niteliğine uygun öğrenci yetiştirmek de hali hazırdaki eğitim müfredatlarına uygun değil. Müfredatı değiştirdiğinizde de eğitim tipinizi tarzınızı ve geleneksel yapınızı yenilemeniz gerekiyor bu da çok istenen bir şey değildir. Özellikle sanat eğitiminde personel yetiştirmeye yönelik müfredatlar katliamla eş değerdir.
Artık iki tip tasarımcı istiyor endüstri devriminin 2016 sürümü.
Birincisi üst düzey yaratıcılığın istek ve beklentilerine cevap verecek düzeyde tasarımcı ve onun eğitimi
İkincisi de ekonomik ama büyük tüketim alanında kendine yer bulacak uyum yeteneği yüksek genç ve enerjik güç.
Eğitimci, öğrenci, tasarımcı ve firma sahiplerine duyurulur. Yanlış yöne bakmayınız.
Dostça kalın
Mehmet Naci dedeal
Dostunuz:
23 Mayıs 2016 Pazartesi
Yeni mektepli alaylılar.
Üniversite öğrenimi ve yeni mektepli alaylılarımız..
Türk dil kurumu, sitesinde "Alaylı" sözcüğü karşısında demiş ki
( kurumdan da kalan ne kaldıysa artık )
1. isim, askerlik Erlikten yetişmiş, askerî okullarda
okumadan başarı gösterip rütbe alan ve yükselen subay2. sıfat, Gerekli okul eğitimini görmeden kendini yetiştirmiş olan (kimse), mektepli karşıtı.
Aslında halk arasında 3. kullanımı da var ve en yaygın olanı
da o.
Eskiden askerlikler çok daha uzun sürelerde yapılıyordu.
Yanlış hatırlamıyorsam dedem 8 yıldan fazla yapmıştı. Bu uzun süre içinde
sadece savaşılmıyordu. Doğal olarak genel ihtiyaçların karşılanması gerekiyor o
nedenle de asker kendi içinde bu ihtiyaçları çözecek kişileri yetiştiriyordu.
İnşaattan yemeğe kadar her türlü asker ve askerin desteği ile halk için yapılan
işlerde bu askerler kullanılıyordu. Askere gidene kadar meslek edinmemiş ve
askerde edindiği meslekle evine dönenler de bu işleri yapmayı sürdürerek
hayatlarını kazanıyorlardı. İşte bu meslek sahiplerine de halk dilinde alaylı
deniyor.
Devamlı aynı işi yapıyor olmaktan elde ettikleri
yetkinlikleri onları bu konularda uzmanlık seviyesinde tutuyordu. Daha fazlasın
yapmıyorlar ya da değişiklikleri çok küçük boyutlarda tutarak küçük adımlarla
gelişmeye çalışanlar oluyordu. İleri
düzeyde yaratıcılığa gerek yoktu. Çünkü
talep yoktu, rekabet yoktu.
Yanı sıra okumuş olanlar vardı. Yani mektepliler. Mesleklerini
eğitimlerinin sonucunda edindikleri disiplinle geliştirip yaratıcılıklarını
zorlayarak yapanlar.
Okullar hep böyle bilinir. Bizde de öyleydi. Vurgulanarak
söylenen “Okumuş adam “ sözü ile ödüllendirilir ve hep bir adım önde tutulurdu.
Şimdilerde işler değişti. Özellikle de son 10 yıldır
gerçekten tamamen değişti.
Üniversiteler alay oldu. Üniversite mezunları da alaylı
oldular.
Görüntü olarak neredeyse aynı hale geldik ama büyük bir fark
var.
Eski alaylılar kişisel ihtiyaçlarını karşılar ailesini
geçindirir ve toplumun değerli emekçileri olarak yaşama önemli katkılarda
bulunurlardı. Şimdi ekonomik dayatmalar ve sanayinin istediğini yapmaya
zorlanan alaylılar isteniyor. Ama
mektepli de olsun istiyorlar. Eğitimin
temeli sanayi devriminden bu yana sanayi ihtiyaçlarının karşılanması için
kuruldu çünkü. Sanat ve tıp gibi özel dalların dışındaki tüm eğitimlerin
temelinde bu şart yatıyor. Sanayiniz olsa yine iyi de, sanayiniz yoksa ne
olacak?
Sanayisi olana hizmet edeceksiniz.
Gereklilik nedeniyle olanları bir kenara koyarsak, çocuklarınıza yıllarca yabancı dil öğretmenizin ardındaki
asıl gerçek bu ilkokula kadar inen bu zorlama aslında. Modern kölelik adına
kurulacak düzende sizi yönetenlerin daha az yorulması ve isteklerini hızla
yapmanızı sağlayabilecekleri tarzanca yabancı dil gereksinimi. O yabancı
dillerin anavatanında sanayi var çünkü. Bizim gibilere de “ sizi sanayi
kurmayın bizde var bizden alırsınız, bizim ihtiyacımız olan elemanı yetiştirin
yeter. Biz gelir sizin ülkenize yatırım yapar kaynaklarınızı sizi çalıştırarak
sömürürüz sonra posasını size bırakır gideriz. Aaaa ama Posa deyip geçmeyin çok
değerlidir.“ diyorlar. ))
Nasıl bu hale geldik demeyin. Treni demokrat parti döneminde
kaçırdık
Çocuklarımızı gençlerimizi olmayan sanayimizin olmayan
üretiminin ürünlerini oluşturmaya, tanıtmaya, pazarlamaya, reklamını yapmaya,
haklarını korumaya yönelik öğrenimlerin içerisine hazırlamak ve sokmak için
varımızı yoğumuzu veriyoruz. Çocuklara, gençlere soran yok.
Eski alaylılar bir tane olup Tek başlarına bir mahalleye
yetiyorlardı. Şimdi mahalledeki her apartmanda en az 10 alaylı var. Kendi
karınlarını bile doyuramıyorlar.
Diğer bir çarpık durum da eğitmene doğru bakınca görünüyor.
Eski alaylıların öğretmenleri okullu ya da çok usta alaylılar olurdu. İnsan
yetiştirmeyi bilen disiplinli, sabırlı ve bilgili insanlar olurdular. Şimdi bu niteliklere gerek duyulmuyor. Çünkü
sanayinin ameleliği için gerekli alaylı yetiştirme paketleri var “ Bolonya
sistemi “gibi. :) O paketlerin başında
duracak amele yetiştiricileri yeter de artar bile. Ustaya, bilgiliye, gençlerin
yaratıcı yeteneklerini geliştirmeye yönelik çalışan insanlara gerek yok.
Yüksek lisansınız için süslü sözcüklerle konu başlığı
oluşturun iyi bir başlangıç olur. Ya da
gündemdeki en sevilen yaygın konu ne ise ondan yürütün yeterli. Google dan kopyalayın. Okumanız tartışmanız
ya da seçtiğiniz konuların üzerinde daha önce yazılmışları kopyalamanız da
ikinci aşama. Eğer yüksek lisans tezinizin danışmanı da kafanıza göreyse, ohh yeme
de yanında yat. İçerik olmasa da olur.
Aldınız mı yüksek lisansı hemen doktoraya başlayın. Sizi en
fazla yoracak olan Google dan Google akademik arama motoruna geçmek olur.) O konuda da sizi zorlayacak hoca çok fazla
yok zaten ortalıkta. Hiç mi yok.? Olmaz mı çok var aslında da o kadar çok
törpülenip bilyeye döndürüldüler ki. Kelimenin tam anlamıyla yuvarlanıp
gidiyorlar. Bu kırıcı sistemin içinde size dokunacakları köşeleri falan
kalmadı. Ustalar da bezgin, yorgun.
“ Bolonya sistemi böyle istiyor yurt dışındakiler de böyle
yapıyor “ diye bir üst düzey yöneticinizi de varsa hiç sorun kalmadı zaten
Not* doktora konu başlığınızı uzun tutun araya alakasız
kelimeler de ilave edin ki, ilerde o konularda da ders verebilesiniz. Şimdi burada örnek versem güleceksiniz ama
aynen yazılmış bir doktora tezi de çıkabilir diye yazmıyorum. :)
Kısaca diyecektim ama uzun oldu. Ama demeden olmaz. İşin eğitmen yanı da
karanlık ve üstelik bu aralar okullarda hoca kıyımı modası var. Doğru dürüst
işini yapmaya çalışanları da bıktırma ile kaçırmaya çalışıyorlar. Bir
aşağılamadır ki sormayın gitsin.
Tasarruf yapacağım diye “ Bu derslerin ismi farklı ama hepsi
aynı atölyede ders yapıyor. O dersleri birleştirin tek ders olsun “ diyen zekâda üüüüst düzey yöneticiler bile var.
Yani, yeni alaylıların işi çok daha zor.
Temel bilim alanları sanat gibi konular hala güçlüler ama
epey yorgun haldeler.
Anne babalara not*. Çocuklarınıza kulak verin. Onlar kendi
hayatlarını yaşayacaklar sizinkini değil.
Yukarıdaki yollarla sisteme katılmayı düşleyen hatta çalışan
akademisyen ve adaylarına özel not.* Lütfen yol yakınken terk edin bu sistemi.
Gidip manav bakkal falan olun. Yalanla üçkâğıtla girdiğiniz sistemden de sizden
de bi halt olmaz. Öyle görünüyor
Gençlere not. Girmeyin not puan sisteminin aptal çarkına.
Sanatçı adaylarına da özel not..**
Yetenek karakterle birleşmedikçe hiç bir şeydir.
Yanınızda her zaman sizi uyaracak kadar seven birilerini bulamazsınız. Belki de dostların en büyük hatası, uyararak hayattan bu acı dersi almanızın önüne geçmek. Kıyamazlar size ama onlar da bu hatayı tekrarlamazlar. Araştırın, öğrenin, yapın ve mutlu yaşayın çevreniz dost dolsun. Üçkağıtçılar, hırsızlar, çöpçüler değil. Çünkü yeni mektepli ortamlarında bunlardan çok var ve mektepler kirlendi artık. Basit oyunların anlık hazları adına kirletmeyin kendinizi. İzi ömür boyu kalır. Çıkaramazsınız.
Umarım bu kimliksizleştirilen yeni dünyada yolunuzu bulmada pusulanızı şaşırmazsınız. Ustalarınız yorgun ve umutlarını yitirmemek, ayakta tutmak için size güvenmek istiyorlar. :(
Kısacası " kızım sana söylüyorum kızım sen anla "..
Mehmet Naci Dedeal
8 Mayıs 2016 Pazar
Kariyer günleri... Kısır da var. :)
Hala çalışma manyaklığını yenebilmiş değilim. Kendimde olsa iyi de, bazen öğrencilerimi de aynı tempoya çekmeye çalıştığımı görünce panikliyorum. Oysa yaşlarının gereklerini yapmalılar, doğal olanı ellerinden alıyoruz yerine ne yaşları, ne de istekleri gereği olmayan bir çok disiplini yüklemeye çalışıyoruz. Sonra tepkisiz duygusuz ve isteksiz, içe kapanık bireylere dönüşüyorlar.. :((( Bireylere dönüştüklerinden de emin değilim aslında. Ama sorgulayıp neye dönüştüklerini görmeye de içim elvermiyor ne yalan söyleyeyim. :(
Üniversitelerde de bu dönüşüme "güya" katkı amacıyla bir moda başladı bitmek bilmiyor, adı da " kariyer günleri "
Bölümlerin ilgi alanındaki meslek odalarından kurumlardan özel sektörden konusunda mesleki kariyerini tepelerde temsil eden birilerini getiriyorlar. Dersler yapılmıyor, tüm öğrenciler salonlara dolduruluyor. Ortalıkta mini etekli kızlar ya da rugan ayakkabılı dar gömlekli erkekler, boynunda personel kartı asılı olunca da nedense hep hızlı yürüyüp telaşla bir yerlere koşturan gençler oluyor. :)
Maalesef bu kariyer günlerinden bir kaçına katılmak zorunda kaldım işkence gibiydi. ( hocalarım affedin )
Gelenler seçilmiş oluyor doğal olarak.
Kimileri yeni genel müdür olmuş. Sahnede dar paçalı pantolonlarıyla bacaklar açık hepiniz şaaparım edasıyla tesis göstererek bol ingilizceli yuvarlak lafları nereye gittiğini bile bilmeden havalara savuruyor. Sanki az sonra Amerika'dan başkan arayacak da fikrini almak için uçak gönderecekmiş gibi. Oysa bineceği tek uçak firmanın 6 ay önceden kampanya ile ucuza kapattığı Kıbrıs'a kumara gideceği uçak.
Kimileri de genellikle kariyer değil normal günleri bile kalmamış teyzeler amcalar.. Bıraksan kürsüde kalan hayatını sürdürecek. Ben işe girdiğimde diye konuşurken MS 1300 yılından bahsediyor.
Bir de gaza gelmiş canı gönülden kan ter içinde iş dünyasını anlatmaya çalışan kurumsal misyonerler var ki onlar ayrı bir acınası haldeler. Büyük bir ihtimalle firma o seminer için okula geldiği saati mesaiden kesmiş, hatta taksi parasını bile vermemiştir. Ama ölümüne sadıktırlar. Onları görünce kariyer yapmayı düşünen de vazgeçiyor zaten.
Tip yaş konum olarak farklı olsalar da hepsinin bir kaç ortak paydası var.
Biri şu, Hayatınızı kariyer adına takas ederken ömür boyu sizi kimin kullandığını asla söylemiyorlar.) ama çok mutlu olacaksınız direnmeyin tadını çıkarın diyorlar.
Bir diğeri ise kimliksizleşmeniz gerektiğini ve devamlı mücadele halinin süreceğini bilinç altınıza doğrudan veya dolaylı yoldan tüm kalpleriyle inanarak söylüyor olmaları. Kendilerinin bulunduğu nokta da bu inancın göstergesi olarak karşınızda duruyor zaten. En çok sevdikleri konu da "deadline" kendilerine göre "son gün" "bitirme tarihi" ama bilince yerleşen asıl anlamı ölüm çizgisi ya da ölüm anı. Yani ya varsınız ya yoksunuz..?
Yahu.. el alemin malını başkasına satmanın ya da alt üstü sadece iş olan bir eylemin teslim edilme zamanının ölümcül derecede önemsetilerek beyninize salınmasından alınan bir zevk mi var ? Ama kapitalizm böyle çalışır. Özenti meraklısı kimliksiz " diğerleri " de bolca kullanır " deadline"
Oysa iş bitince herkes mutlu olur .. Kimse ölmez. Yeni iş için kapılar açılır. Üretilmiş bir işiniz daha olur. Maddi manevi tatmin olursunuz.
Ölüm bunun neresinde?
Şurasında.. Bakın ben bu yaşıma ve konumuma gelen kadar nice deadline yaşadım. Yıkılmadım, ayaktayım. :)) ... Salaksın sen.. :)
Bu hastalıktır emin olun. Ben onu işten atılmadan bir hafta önce sağa sola emirler yağdırıp, altınızda arabalar, asistanlar, önünüzde ceket ilikleyen potansiyel koltuk kavgacılarınızla uğraştıktan sonraki zamanda sorarım. Hani bir anda sudan çıkmış balığa döndüğünüz, manavdan bile " elleme kardeşim domatesi alacaksan al " fırçasını yiyip altı ay, bi sene eve kapandığınız zamanlarda sorarım.
İşte bunu da söylemezler size.
En belirgin olanı ve aslında benim en çok tepemi attıranı ise, ardı ardına gelen ve hatta sahnede sıralı olarak dizilen bu arkadaşların düzenli olarak.. "Şu ünlü filan adamı tanıyor musunuz? falan kitabı okudunuz mu? falan ülkedeki filan eseri gördünüz mü? soruları .
Her sorudan sonra da kalabalıktan bir kaç ürkek el henüz daha göbek seviyesinden yukarı çıkmadan ikinci soru ile aşağılamanın sağlaması şeklinde gelen tacizleri. Heyecanla nerdeyse ayağa kalkıp "ben yaptım, ben okudum, ben gittim, ben biliyorum " diyenler ise, "aa sadece 3 kişi mi " aşağılamasının sayılara dökülen acınası malzemesi oluyor haberiniz olsun.
Gençler atlamayın sazan gibi. Kimsenin sizi sorgulamaya hakkı yok. Üstelik evinize konuk olarak aldıklarınızın hiç yok.
Sayın kariyer sahibi baylar bayanlar,, karşınızda duran sizi dinlemeye gelsinler diye derslerinden çıkarılan bu arkadaşların yaş ortalaması 20-22 falan... manyak mısınız siz. Daha doğrusu 30-50 yıl süren kariyer yaşamınızın içinden "en"ler bulup ergenlikten sonraki hayatı toplasan 3 yıl olan bir genç kalabalığa bunları sorup sorguladığınız için gerçekten ruh hastası olmalısınız. Hele hele o gerdan şişirip. " Çok okumanız lazım, bu nesil hiç okumuyor canım " deyişiniz yok mu.
Neyse hiç olmazsa çocukların intikamını manav alıyor da içim biraz rahat.
Boş verin kariyeri. Ne ile mutlu oluyorsanız onu yapın. Huzur ve sağlık sizin olsun.
Hoşça kalın dostça kalın..))
Mehmet Naci Dedeal
Üniversitelerde de bu dönüşüme "güya" katkı amacıyla bir moda başladı bitmek bilmiyor, adı da " kariyer günleri "
Bölümlerin ilgi alanındaki meslek odalarından kurumlardan özel sektörden konusunda mesleki kariyerini tepelerde temsil eden birilerini getiriyorlar. Dersler yapılmıyor, tüm öğrenciler salonlara dolduruluyor. Ortalıkta mini etekli kızlar ya da rugan ayakkabılı dar gömlekli erkekler, boynunda personel kartı asılı olunca da nedense hep hızlı yürüyüp telaşla bir yerlere koşturan gençler oluyor. :)
Maalesef bu kariyer günlerinden bir kaçına katılmak zorunda kaldım işkence gibiydi. ( hocalarım affedin )
Gelenler seçilmiş oluyor doğal olarak.
Kimileri yeni genel müdür olmuş. Sahnede dar paçalı pantolonlarıyla bacaklar açık hepiniz şaaparım edasıyla tesis göstererek bol ingilizceli yuvarlak lafları nereye gittiğini bile bilmeden havalara savuruyor. Sanki az sonra Amerika'dan başkan arayacak da fikrini almak için uçak gönderecekmiş gibi. Oysa bineceği tek uçak firmanın 6 ay önceden kampanya ile ucuza kapattığı Kıbrıs'a kumara gideceği uçak.
Kimileri de genellikle kariyer değil normal günleri bile kalmamış teyzeler amcalar.. Bıraksan kürsüde kalan hayatını sürdürecek. Ben işe girdiğimde diye konuşurken MS 1300 yılından bahsediyor.
Bir de gaza gelmiş canı gönülden kan ter içinde iş dünyasını anlatmaya çalışan kurumsal misyonerler var ki onlar ayrı bir acınası haldeler. Büyük bir ihtimalle firma o seminer için okula geldiği saati mesaiden kesmiş, hatta taksi parasını bile vermemiştir. Ama ölümüne sadıktırlar. Onları görünce kariyer yapmayı düşünen de vazgeçiyor zaten.
Tip yaş konum olarak farklı olsalar da hepsinin bir kaç ortak paydası var.
Biri şu, Hayatınızı kariyer adına takas ederken ömür boyu sizi kimin kullandığını asla söylemiyorlar.) ama çok mutlu olacaksınız direnmeyin tadını çıkarın diyorlar.
Bir diğeri ise kimliksizleşmeniz gerektiğini ve devamlı mücadele halinin süreceğini bilinç altınıza doğrudan veya dolaylı yoldan tüm kalpleriyle inanarak söylüyor olmaları. Kendilerinin bulunduğu nokta da bu inancın göstergesi olarak karşınızda duruyor zaten. En çok sevdikleri konu da "deadline" kendilerine göre "son gün" "bitirme tarihi" ama bilince yerleşen asıl anlamı ölüm çizgisi ya da ölüm anı. Yani ya varsınız ya yoksunuz..?
Yahu.. el alemin malını başkasına satmanın ya da alt üstü sadece iş olan bir eylemin teslim edilme zamanının ölümcül derecede önemsetilerek beyninize salınmasından alınan bir zevk mi var ? Ama kapitalizm böyle çalışır. Özenti meraklısı kimliksiz " diğerleri " de bolca kullanır " deadline"
Oysa iş bitince herkes mutlu olur .. Kimse ölmez. Yeni iş için kapılar açılır. Üretilmiş bir işiniz daha olur. Maddi manevi tatmin olursunuz.
Ölüm bunun neresinde?
Şurasında.. Bakın ben bu yaşıma ve konumuma gelen kadar nice deadline yaşadım. Yıkılmadım, ayaktayım. :)) ... Salaksın sen.. :)
Bu hastalıktır emin olun. Ben onu işten atılmadan bir hafta önce sağa sola emirler yağdırıp, altınızda arabalar, asistanlar, önünüzde ceket ilikleyen potansiyel koltuk kavgacılarınızla uğraştıktan sonraki zamanda sorarım. Hani bir anda sudan çıkmış balığa döndüğünüz, manavdan bile " elleme kardeşim domatesi alacaksan al " fırçasını yiyip altı ay, bi sene eve kapandığınız zamanlarda sorarım.
İşte bunu da söylemezler size.
En belirgin olanı ve aslında benim en çok tepemi attıranı ise, ardı ardına gelen ve hatta sahnede sıralı olarak dizilen bu arkadaşların düzenli olarak.. "Şu ünlü filan adamı tanıyor musunuz? falan kitabı okudunuz mu? falan ülkedeki filan eseri gördünüz mü? soruları .
Her sorudan sonra da kalabalıktan bir kaç ürkek el henüz daha göbek seviyesinden yukarı çıkmadan ikinci soru ile aşağılamanın sağlaması şeklinde gelen tacizleri. Heyecanla nerdeyse ayağa kalkıp "ben yaptım, ben okudum, ben gittim, ben biliyorum " diyenler ise, "aa sadece 3 kişi mi " aşağılamasının sayılara dökülen acınası malzemesi oluyor haberiniz olsun.
Gençler atlamayın sazan gibi. Kimsenin sizi sorgulamaya hakkı yok. Üstelik evinize konuk olarak aldıklarınızın hiç yok.
Sayın kariyer sahibi baylar bayanlar,, karşınızda duran sizi dinlemeye gelsinler diye derslerinden çıkarılan bu arkadaşların yaş ortalaması 20-22 falan... manyak mısınız siz. Daha doğrusu 30-50 yıl süren kariyer yaşamınızın içinden "en"ler bulup ergenlikten sonraki hayatı toplasan 3 yıl olan bir genç kalabalığa bunları sorup sorguladığınız için gerçekten ruh hastası olmalısınız. Hele hele o gerdan şişirip. " Çok okumanız lazım, bu nesil hiç okumuyor canım " deyişiniz yok mu.
Neyse hiç olmazsa çocukların intikamını manav alıyor da içim biraz rahat.
Boş verin kariyeri. Ne ile mutlu oluyorsanız onu yapın. Huzur ve sağlık sizin olsun.
Hoşça kalın dostça kalın..))
Mehmet Naci Dedeal
4 Mayıs 2016 Çarşamba
Hiç de basit değil
Hiç de basit değil!
Endüstri ürünleri tasarımında “basit” ulaşılması gereken
nokta mıdır ve ulaşmak sizi üstün kılar mı?
Yıllar süren eğitimlerimiz boyunca köylü gibi basit düşünmek
ve basiti bulmak hedefine yönlendirildik. Daha sonra geçen yıllarda da bilerek
ya da bilmeyerek bu hedefi benimsedik hatta öğrencilerimize benimsetmeye
çalıştık.
Köylü gibi basit düşünmek. Sorunun kaynağına inmek ve tam hedeften
vurmak. En güçlü kavramı en yalın
biçimle aktarmak.
Neden?
Endüstri ile köyün alakası ne ki. Köyde endüstri olsa köylü
basit mi düşünecekti sanıyorsunuz?
Ya kaybettiklerimiz neler, onlara hiç bakmadık.
Bu düşünme şekliyle sorgularken, çözümlerken ararken çoğaltmayı
ve çoğaltma yöntemlerinin kültürünü elden kaçırdık. Bilinmeyeni bilinir hale
getirme yeteneğimizi kaybettik.
Şehirde yaşayıp köylü gibi düşünme çaresizliğinin arkasında “en”
le başlayan büyük bir yalnızlık yatar.
Öyle bir tasarım yapayım ki “en” olsun daha öncesinde
yapılmamış daha sonrasında da yapılamayacak olsun
Öyle bir kitap yazayım ki “en “ olsun tasarımın kutsal
kitabı olsun ve dahası olmasın.
Öyle basitlikte bir tasarım olsun ki benimki, dünya âlem
ulaşılmazlığıma hayran, ben de zevkten ömür boyu mest olayım.
Öyle bir…. Siz çoğaltın
artık gerisini..
Ama durum öyle değil.
Dünya endüstrisini elinde tutanların bu basitlikten haberi
yok mu zannediyorsunuz? Sadece sizin mi aklınıza geliyor basitteki
ulaşılmazlığın güya gerekliliği.
Bu denklemde arıların yok olmasıyla insanoğlunun neslini
tüketmesi gibi bir benzerlik vardır. Endüstri ürünlerinde biçimde basite
ulaştıkça endüstriniz batar. Düşünsenize beş parçadan oluşan üniteniz var uyanık
bir tasarımcını onu iki parçadan üretilebilir hale getirdi. Aa ne güzel daha az parça ile hala aynı işi
yapıyoruz.
Sonuç: diğer 3 parçayı üreten tezgâhlar, makineler iflas. Binlerce insan işsiz ya da niteliksiz konuma
düştü. Aferin size. Bu yaratıcılığınız piyasadaki binlerce ürüne de yansıtın. Basit,
yalın adına doktor numunesine döndürdüğünüz akıl ürünü sonuçları da kapitalizmin
devlerine satıp torununuzu geçindireceğini hesapladığınız paralarla tatile
çıkın. Boş verin ekonomik hareketliliğin ana kaynağındaki çalışan tezgâhları. Zaten
benden sonra batsın bu dünya. Kim takar Endüstrinin devamlılığını. Birde buna “
efendim ucuza da mal edelim” fakir edebiyatını koyun ve seyredin curcunayı
artık.
Karmaşık düşüncenin altından kalkan bir zekânın, basit
düşünemeyeceğini veya eninde sonunda delireceğini falan mı sanıyorsunuz?
Anlamadınız mı hala köyde endüstrinin neden olmadığını.
Endüstrisi olmayan yaşam alanının bireylerinin bakış açısının
şehrin-kentin ana çarkındaki güce biçim vermesini nasıl aklınız alıyor?
Onu da benim aklım almıyor.
Kalın sağlıcakla..
Mehmet Naci Dedeal
23 Nisan 2016 Cumartesi
Sanatın içine etmek mümkündür.
Sanatı ve sanatçıyı yok etmek mi istiyorsunuz? Yok edilmiş kadar değersizleştirmek yada görünmez hale getirmek mi istiyorsunuz? Size uygulanan yöntemi anlatayım..
Bir güç değeriniz varsa onu tanımladığınız birimin sayısını çoğaltırsınız.
Değer aynı iken birim sayısı çoğalınca doğal olarak gücü temsil eden birim gücü değersizleştirir..
Konu sanatsa bu nasıl olacak.?
çok kolay
Sanatı güç ve değer olarak görüyorsak sanatçı sayısını çoğaltırız..
olmuyor mu?
Zor tabi.. Çünkü sanat, yoğun ve denetimsiz akan kocaman bir ırmakta doğru yerde toplaşan mineraller gibidir.
Kısa ömürlü insanoğlu bu evrimde genlerini o kadar kolay bir şekilde bir vücutta toplayamıyor.
Toplansa da farkına varılamıyor.
Farkına varılsa da eğitilemiyor.
Eğitilse de zaman dene boşlukta yolunu bulamıyor.
Yolunu bulsa da sonuca menzile gitmeye gücü yetmiyor.
Gücü yetse de kendini anlatamayabiliyor.
Kendini anlatsa da sağır kalabalıkların içinde sesini duyan çıkmayabiliyor.
Kalabalıklar ah o kalabalıklar..
işte sanat düşmanlarının elindeki koz, sayısal çokluk.. yani kalabalık.
Madem sanatçının sayısı çoğaltılamıyoruz zaten çok olanların yapabileceklerini sanat olarak tanımlayalım diyor bu sanat katilleri.
Hazır kalabalıklara ulaşma teknolojimiz ve bu kalabalıkları yönetme-yöneltme için elde " sosyal " medyamız da var.
Sanat dili zor geliyorsa kolay olanı dil, yapılanı da sanat gibi tarif ederek kurbağayı soğuktan başlayarak sonra yavaşça ısıtarak pişirmek gibi yapalım dediler ve yaptılar.
Sanatta asıl olana " geleneksel sanat " diyerek ötekileştirme uzaklaştırma ile kenara itelemeye başladılar. Yerine koymaya çalıştıklarına da "çağdaş modern" süslemesi ile "Yerleştirme ya da enstalasyon " dedikleri bir ilkel homurtu uydurdular.
ilkel mi? evet öyle olmak zorunda. Çünkü kalabalıklar yapabilmeli. Ortak payda da basit ritim ve ilkellik maalesef.
Malzemesi de bol. Adına çoklu ortam yani multimedia diyoruz.. Ses, müzik, resim, illüstrasyon, yazı, film, animasyon, fotoğraf ve yeni teknoloji ürünü bir çok iletişim ögesini bir kazana atıyorsunuz. İyice karıştırıp bir süre ılık ateşte pişiriyor sonra demlensin diye bekletiyorsunuz. Tüm medya ögeleri renklerinden biraz diğerine ekliyor. Az biraz da siz entel dantel söyleşmelerle süsleyip bienallerde, çalıştaylarda basının bol olduğu sunum alanlarında anlamını kendinizin de bilmediği bir kaç sözcüğü arkasına art yada sanat ekleyerek yediriyorsunuz.
Çevrenizde çocuğunuz, eşiniz, arkadaşınız, dostunuz yani ulaşabildiğiniz akıl verebildiğiniz birileri bu modern süslemeli güya "sanat" ile uğraşıyorsa uyarın, uzak dursun, kendine doğru dürüst bir iş bulsun yada hobi falan edinsin. Özellikle de yakın zamanlarda iyice zengin eğlencesine dönen bu aktiviteler üniversitelere de girmiş halde ve çoğu da görsel iletişim olarak pazarlanıyor.
Cüzdanı kabarık olanın sorunu olmaz tabi. Ama bu işi geleceğe yatırım diye yapacak hataya düşen orta hallinin geleceği sadece açlık. Zamana eziyetten başka bir şey değil.
Aman efendim batı bunu taaa 80 ler den bu yana yapıyor falan demeyin. Sanatın düşmanları zaten batıda.
Durum böyleyken böyle.. :)
Mehmet Naci Dedeal.
Bir güç değeriniz varsa onu tanımladığınız birimin sayısını çoğaltırsınız.
Değer aynı iken birim sayısı çoğalınca doğal olarak gücü temsil eden birim gücü değersizleştirir..
Konu sanatsa bu nasıl olacak.?
çok kolay
Sanatı güç ve değer olarak görüyorsak sanatçı sayısını çoğaltırız..
olmuyor mu?
Zor tabi.. Çünkü sanat, yoğun ve denetimsiz akan kocaman bir ırmakta doğru yerde toplaşan mineraller gibidir.
Kısa ömürlü insanoğlu bu evrimde genlerini o kadar kolay bir şekilde bir vücutta toplayamıyor.
Toplansa da farkına varılamıyor.
Farkına varılsa da eğitilemiyor.
Eğitilse de zaman dene boşlukta yolunu bulamıyor.
Yolunu bulsa da sonuca menzile gitmeye gücü yetmiyor.
Gücü yetse de kendini anlatamayabiliyor.
Kendini anlatsa da sağır kalabalıkların içinde sesini duyan çıkmayabiliyor.
Kalabalıklar ah o kalabalıklar..
işte sanat düşmanlarının elindeki koz, sayısal çokluk.. yani kalabalık.
Madem sanatçının sayısı çoğaltılamıyoruz zaten çok olanların yapabileceklerini sanat olarak tanımlayalım diyor bu sanat katilleri.
Hazır kalabalıklara ulaşma teknolojimiz ve bu kalabalıkları yönetme-yöneltme için elde " sosyal " medyamız da var.
Sanat dili zor geliyorsa kolay olanı dil, yapılanı da sanat gibi tarif ederek kurbağayı soğuktan başlayarak sonra yavaşça ısıtarak pişirmek gibi yapalım dediler ve yaptılar.
Sanatta asıl olana " geleneksel sanat " diyerek ötekileştirme uzaklaştırma ile kenara itelemeye başladılar. Yerine koymaya çalıştıklarına da "çağdaş modern" süslemesi ile "Yerleştirme ya da enstalasyon " dedikleri bir ilkel homurtu uydurdular.
ilkel mi? evet öyle olmak zorunda. Çünkü kalabalıklar yapabilmeli. Ortak payda da basit ritim ve ilkellik maalesef.
Malzemesi de bol. Adına çoklu ortam yani multimedia diyoruz.. Ses, müzik, resim, illüstrasyon, yazı, film, animasyon, fotoğraf ve yeni teknoloji ürünü bir çok iletişim ögesini bir kazana atıyorsunuz. İyice karıştırıp bir süre ılık ateşte pişiriyor sonra demlensin diye bekletiyorsunuz. Tüm medya ögeleri renklerinden biraz diğerine ekliyor. Az biraz da siz entel dantel söyleşmelerle süsleyip bienallerde, çalıştaylarda basının bol olduğu sunum alanlarında anlamını kendinizin de bilmediği bir kaç sözcüğü arkasına art yada sanat ekleyerek yediriyorsunuz.
Çevrenizde çocuğunuz, eşiniz, arkadaşınız, dostunuz yani ulaşabildiğiniz akıl verebildiğiniz birileri bu modern süslemeli güya "sanat" ile uğraşıyorsa uyarın, uzak dursun, kendine doğru dürüst bir iş bulsun yada hobi falan edinsin. Özellikle de yakın zamanlarda iyice zengin eğlencesine dönen bu aktiviteler üniversitelere de girmiş halde ve çoğu da görsel iletişim olarak pazarlanıyor.
Cüzdanı kabarık olanın sorunu olmaz tabi. Ama bu işi geleceğe yatırım diye yapacak hataya düşen orta hallinin geleceği sadece açlık. Zamana eziyetten başka bir şey değil.
Aman efendim batı bunu taaa 80 ler den bu yana yapıyor falan demeyin. Sanatın düşmanları zaten batıda.
Durum böyleyken böyle.. :)
Mehmet Naci Dedeal.
23 Ocak 2016 Cumartesi
Geleceği Görmek
Özellikle güzel sanatlar yeteneklerine bağlı tasarım alanında öğrenim alan genç arkadaşların dikkatine..)
Çizerek düşünme yeteneğinizi geliştirin...
Cümlede 4 kelime var.
Çizebilmeniz lazım. O konuda çok kuşkum yok ama düşüncenin ifadesi olmayınca çizim işe yaramayabiliyor..
O zaman düşünmek lazım. Evet bunun için de okumak ve düşünceleri tartışmak gerekiyor. Yeterli mi ? Hayır. Çünkü öğrenme okumayla değil yazma ile olur. Bizim meslekte de çizerek öğrenilir. Yani okuduktan sonra çizmeniz lazım. yazmazsanız çizmezseniz sağlama yapılmaz, öğrenemezsiniz. Hafızanız iyi ise ezberlersiniz. Sonra onu da unutursunuz.
Çiziyorum okuyorum ama olmuyor..? mümkündür çünkü yeteneğinizi geliştirmemişsinizdir. Ezberlenmiş çizgileri tekrar ede ede alkış almışsınızdır. Bu işlerden anlamayanlar için harika görünürler alkışlarlar. O alkışı almaya devam etmek için siz de tekrara devam edersiniz. Bitmeyen bir döngüde takılır kalırsınız.
Çare başka çizgilere insanlara yeteneklere saygı duymak ve incelemek farklı teknikleri denemek, çözümlemek ve anlamak. yani geliştirmek. Merak etmeyin eliniz bozulmaz. Aksine her geçen gün eliniz kendisine uygun olmayanı eler ve olması gerektiği gibi çizmeye başlar..
Yapmazsak ne olur.?
Çalmaya başlarsınız. Çünkü çizerek düşünme yeteneğiniz geliştirmezseniz, bu noktada sizi mutlu edecek olan azimli olmak, disiplinli çalışmak ve sonuca ulaşmanın verdiği haz yerine HIRS devreye girer. Hırs acelesi olan bir yaşam ritmi oluşturur.. Zaman acı verir. Hırsızlığa başlarsınız. Çalarsınız. Önce çizimleri ve tasarımları sonra da fikirleri. Çalmak çok doğal gelir size hakkınız olduğunu düşünür kendiniz ikna edersiniz. Ama dünyanın sizin dışınızda kalan kısmını ikna edemezsiniz. Acı bir durumdur.
Bu meslek veya güzel sanatlar tasarım çevresinde mutlu bir ömür istiyorsanız.
Çizerek düşünme yeteneğinizi geliştirin. Tam zamanıdır..)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
