23 Mayıs 2016 Pazartesi

Yeni mektepli alaylılar.


Üniversite öğrenimi ve yeni mektepli alaylılarımız..

Türk dil kurumu, sitesinde  "Alaylı" sözcüğü karşısında demiş ki  ( kurumdan da kalan ne kaldıysa artık )
1. isim, askerlik Erlikten yetişmiş, askerî okullarda okumadan başarı gösterip rütbe alan ve yükselen subay
2. sıfat, Gerekli okul eğitimini görmeden kendini yetiştirmiş olan (kimse), mektepli karşıtı.

Aslında halk arasında 3. kullanımı da var ve en yaygın olanı da o.

Eskiden askerlikler çok daha uzun sürelerde yapılıyordu. Yanlış hatırlamıyorsam dedem 8 yıldan fazla yapmıştı. Bu uzun süre içinde sadece savaşılmıyordu. Doğal olarak genel ihtiyaçların karşılanması gerekiyor o nedenle de asker kendi içinde bu ihtiyaçları çözecek kişileri yetiştiriyordu. İnşaattan yemeğe kadar her türlü asker ve askerin desteği ile halk için yapılan işlerde bu askerler kullanılıyordu. Askere gidene kadar meslek edinmemiş ve askerde edindiği meslekle evine dönenler de bu işleri yapmayı sürdürerek hayatlarını kazanıyorlardı. İşte bu meslek sahiplerine de halk dilinde alaylı deniyor.

Devamlı aynı işi yapıyor olmaktan elde ettikleri yetkinlikleri onları bu konularda uzmanlık seviyesinde tutuyordu. Daha fazlasın yapmıyorlar ya da değişiklikleri çok küçük boyutlarda tutarak küçük adımlarla gelişmeye çalışanlar oluyordu.  İleri düzeyde yaratıcılığa gerek yoktu.  Çünkü talep yoktu, rekabet yoktu.

Yanı sıra okumuş olanlar vardı. Yani mektepliler. Mesleklerini eğitimlerinin sonucunda edindikleri disiplinle geliştirip yaratıcılıklarını zorlayarak yapanlar.

Okullar hep böyle bilinir. Bizde de öyleydi. Vurgulanarak söylenen “Okumuş adam “ sözü ile ödüllendirilir ve hep bir adım önde tutulurdu.

Şimdilerde işler değişti. Özellikle de son 10 yıldır gerçekten tamamen değişti.

Üniversiteler alay oldu. Üniversite mezunları da alaylı oldular.

Görüntü olarak neredeyse aynı hale geldik ama büyük bir fark var.

Eski alaylılar kişisel ihtiyaçlarını karşılar ailesini geçindirir ve toplumun değerli emekçileri olarak yaşama önemli katkılarda bulunurlardı. Şimdi ekonomik dayatmalar ve sanayinin istediğini yapmaya zorlanan alaylılar isteniyor.  Ama mektepli de olsun istiyorlar.  Eğitimin temeli sanayi devriminden bu yana sanayi ihtiyaçlarının karşılanması için kuruldu çünkü. Sanat ve tıp gibi özel dalların dışındaki tüm eğitimlerin temelinde bu şart yatıyor. Sanayiniz olsa yine iyi de, sanayiniz yoksa ne olacak?

Sanayisi olana hizmet edeceksiniz.

Gereklilik nedeniyle olanları bir kenara koyarsak, çocuklarınıza yıllarca yabancı dil öğretmenizin ardındaki asıl gerçek bu ilkokula kadar inen bu zorlama aslında. Modern kölelik adına kurulacak düzende sizi yönetenlerin daha az yorulması ve isteklerini hızla yapmanızı sağlayabilecekleri tarzanca yabancı dil gereksinimi. O yabancı dillerin anavatanında sanayi var çünkü. Bizim gibilere de “ sizi sanayi kurmayın bizde var bizden alırsınız, bizim ihtiyacımız olan elemanı yetiştirin yeter. Biz gelir sizin ülkenize yatırım yapar kaynaklarınızı sizi çalıştırarak sömürürüz sonra posasını size bırakır gideriz. Aaaa  ama Posa deyip geçmeyin çok değerlidir.“  diyorlar. ))

Nasıl bu hale geldik demeyin. Treni demokrat parti döneminde kaçırdık

Çocuklarımızı gençlerimizi olmayan sanayimizin olmayan üretiminin ürünlerini oluşturmaya, tanıtmaya, pazarlamaya, reklamını yapmaya, haklarını korumaya yönelik öğrenimlerin içerisine hazırlamak ve sokmak için varımızı yoğumuzu veriyoruz. Çocuklara, gençlere soran yok.

Eski alaylılar bir tane olup Tek başlarına bir mahalleye yetiyorlardı. Şimdi mahalledeki her apartmanda en az 10 alaylı var. Kendi karınlarını bile doyuramıyorlar.

Diğer bir çarpık durum da eğitmene doğru bakınca görünüyor. Eski alaylıların öğretmenleri okullu ya da çok usta alaylılar olurdu. İnsan yetiştirmeyi bilen disiplinli, sabırlı ve bilgili insanlar olurdular.  Şimdi bu niteliklere gerek duyulmuyor. Çünkü sanayinin ameleliği için gerekli alaylı yetiştirme paketleri var “ Bolonya sistemi “gibi. :)  O paketlerin başında duracak amele yetiştiricileri yeter de artar bile. Ustaya, bilgiliye, gençlerin yaratıcı yeteneklerini geliştirmeye yönelik çalışan insanlara gerek yok.

Yüksek lisansınız için süslü sözcüklerle konu başlığı oluşturun iyi bir başlangıç olur.  Ya da gündemdeki en sevilen yaygın konu ne ise ondan yürütün yeterli.  Google dan kopyalayın. Okumanız tartışmanız ya da seçtiğiniz konuların üzerinde daha önce yazılmışları kopyalamanız da ikinci aşama. Eğer yüksek lisans tezinizin danışmanı da kafanıza göreyse, ohh yeme de yanında yat. İçerik olmasa da olur.

Aldınız mı yüksek lisansı hemen doktoraya başlayın. Sizi en fazla yoracak olan Google dan Google akademik arama motoruna geçmek olur.)  O konuda da sizi zorlayacak hoca çok fazla yok zaten ortalıkta. Hiç mi yok.? Olmaz mı çok var aslında da o kadar çok törpülenip bilyeye döndürüldüler ki. Kelimenin tam anlamıyla yuvarlanıp gidiyorlar. Bu kırıcı sistemin içinde size dokunacakları köşeleri falan kalmadı. Ustalar da bezgin, yorgun.

“ Bolonya sistemi böyle istiyor yurt dışındakiler de böyle yapıyor “ diye bir üst düzey yöneticinizi de varsa hiç sorun kalmadı zaten

Not* doktora konu başlığınızı uzun tutun araya alakasız kelimeler de ilave edin ki, ilerde o konularda da ders verebilesiniz.  Şimdi burada örnek versem güleceksiniz ama aynen yazılmış bir doktora tezi de çıkabilir diye yazmıyorum. :)

Kısaca diyecektim ama uzun oldu. Ama demeden olmaz. İşin eğitmen yanı da karanlık ve üstelik bu aralar okullarda hoca kıyımı modası var. Doğru dürüst işini yapmaya çalışanları da bıktırma ile kaçırmaya çalışıyorlar. Bir aşağılamadır ki sormayın gitsin. 

Tasarruf yapacağım diye “ Bu derslerin ismi farklı ama hepsi aynı atölyede ders yapıyor. O dersleri birleştirin tek ders olsun “   diyen zekâda üüüüst düzey yöneticiler bile var. 

Yani, yeni alaylıların işi çok daha zor.

Temel bilim alanları sanat gibi konular hala güçlüler ama epey yorgun haldeler.

Anne babalara not*. Çocuklarınıza kulak verin. Onlar kendi hayatlarını yaşayacaklar sizinkini değil.

Yukarıdaki yollarla sisteme katılmayı düşleyen hatta çalışan akademisyen ve adaylarına özel not.* Lütfen yol yakınken terk edin bu sistemi. Gidip manav bakkal falan olun. Yalanla üçkâğıtla girdiğiniz sistemden de sizden de bi halt olmaz. Öyle görünüyor

Gençlere not. Girmeyin not puan sisteminin aptal çarkına.

Sanatçı adaylarına da özel not..**
Yetenek karakterle birleşmedikçe hiç bir şeydir. 
Yanınızda her zaman sizi uyaracak kadar seven birilerini bulamazsınız.  Belki de dostların en büyük hatası, uyararak hayattan bu acı dersi almanızın önüne geçmek. Kıyamazlar size ama onlar da bu hatayı tekrarlamazlar.  Araştırın, öğrenin, yapın ve mutlu yaşayın çevreniz dost dolsun. Üçkağıtçılar, hırsızlar, çöpçüler değil. Çünkü yeni mektepli ortamlarında bunlardan çok var ve mektepler kirlendi artık. Basit oyunların anlık hazları adına kirletmeyin kendinizi. İzi ömür boyu kalır. Çıkaramazsınız.
Umarım bu kimliksizleştirilen yeni dünyada yolunuzu bulmada pusulanızı şaşırmazsınız.  Ustalarınız yorgun ve umutlarını yitirmemek, ayakta tutmak için size güvenmek istiyorlar.  :(
Kısacası " kızım sana söylüyorum kızım sen anla "..

Yani durum böyleyken böyle.    23 mayıs Pazartesi 2016  itibarıyla

Mehmet Naci Dedeal

8 Mayıs 2016 Pazar

Kariyer günleri... Kısır da var. :)

Hala çalışma manyaklığını yenebilmiş değilim. Kendimde olsa iyi de, bazen öğrencilerimi de aynı tempoya çekmeye çalıştığımı görünce panikliyorum. Oysa yaşlarının gereklerini yapmalılar, doğal olanı ellerinden alıyoruz yerine ne yaşları, ne de istekleri gereği olmayan bir çok disiplini yüklemeye çalışıyoruz. Sonra tepkisiz duygusuz ve isteksiz, içe kapanık bireylere dönüşüyorlar.. :((( Bireylere dönüştüklerinden de emin değilim aslında. Ama sorgulayıp neye dönüştüklerini görmeye de içim elvermiyor ne yalan söyleyeyim. :(
 
Üniversitelerde de bu dönüşüme "güya" katkı amacıyla bir moda başladı bitmek bilmiyor, adı da " kariyer günleri "

Bölümlerin ilgi alanındaki meslek odalarından kurumlardan özel sektörden konusunda mesleki kariyerini tepelerde temsil eden birilerini getiriyorlar. Dersler yapılmıyor, tüm öğrenciler salonlara dolduruluyor. Ortalıkta mini etekli kızlar ya da rugan ayakkabılı dar gömlekli erkekler, boynunda personel kartı asılı olunca da nedense hep hızlı yürüyüp telaşla bir yerlere koşturan gençler oluyor. :)
Maalesef bu kariyer günlerinden bir kaçına katılmak zorunda kaldım işkence gibiydi.  ( hocalarım affedin )

Gelenler seçilmiş oluyor doğal olarak.
Kimileri yeni genel müdür olmuş. Sahnede dar paçalı pantolonlarıyla bacaklar açık hepiniz şaaparım edasıyla tesis göstererek bol ingilizceli yuvarlak lafları nereye gittiğini bile bilmeden havalara savuruyor. Sanki az sonra Amerika'dan başkan arayacak da fikrini almak için uçak gönderecekmiş gibi. Oysa bineceği tek uçak firmanın 6 ay önceden kampanya ile ucuza kapattığı Kıbrıs'a kumara gideceği uçak.

Kimileri de genellikle kariyer değil normal günleri bile kalmamış teyzeler amcalar.. Bıraksan kürsüde kalan hayatını sürdürecek. Ben işe girdiğimde diye konuşurken MS 1300 yılından bahsediyor.

Bir de gaza gelmiş canı gönülden kan ter içinde iş dünyasını anlatmaya çalışan kurumsal misyonerler var ki onlar ayrı bir acınası haldeler. Büyük bir ihtimalle firma o seminer için okula geldiği saati mesaiden kesmiş, hatta taksi parasını bile vermemiştir. Ama ölümüne sadıktırlar. Onları görünce kariyer yapmayı düşünen de vazgeçiyor zaten.

Tip yaş konum olarak farklı olsalar da hepsinin bir kaç ortak paydası var.

Biri şu, Hayatınızı kariyer adına takas ederken ömür boyu sizi kimin kullandığını asla söylemiyorlar.) ama çok mutlu olacaksınız direnmeyin tadını çıkarın diyorlar.

Bir diğeri ise kimliksizleşmeniz gerektiğini ve devamlı mücadele halinin süreceğini bilinç altınıza doğrudan veya dolaylı yoldan tüm kalpleriyle inanarak söylüyor olmaları. Kendilerinin bulunduğu nokta da bu inancın göstergesi olarak karşınızda duruyor zaten. En çok sevdikleri konu da "deadline"  kendilerine göre "son gün" "bitirme tarihi" ama bilince yerleşen asıl anlamı ölüm çizgisi ya da ölüm anı. Yani ya varsınız ya yoksunuz..?

Yahu.. el alemin malını başkasına satmanın ya da alt üstü sadece iş olan bir eylemin teslim edilme zamanının ölümcül derecede önemsetilerek beyninize salınmasından alınan bir zevk mi var ? Ama kapitalizm böyle çalışır. Özenti meraklısı kimliksiz " diğerleri " de bolca kullanır  " deadline"
Oysa iş bitince herkes mutlu olur .. Kimse ölmez. Yeni iş için kapılar açılır. Üretilmiş bir işiniz daha olur.  Maddi manevi tatmin olursunuz.
Ölüm bunun neresinde?
Şurasında.. Bakın ben bu yaşıma ve konumuma gelen kadar nice deadline yaşadım. Yıkılmadım, ayaktayım. :)) ...  Salaksın sen.. :)
Bu hastalıktır emin olun. Ben onu işten atılmadan bir hafta önce sağa sola emirler yağdırıp, altınızda arabalar, asistanlar, önünüzde ceket ilikleyen potansiyel koltuk kavgacılarınızla uğraştıktan sonraki zamanda sorarım. Hani bir anda sudan çıkmış balığa döndüğünüz, manavdan bile " elleme kardeşim domatesi alacaksan al " fırçasını yiyip altı ay, bi sene eve kapandığınız zamanlarda sorarım.
İşte bunu da söylemezler size.

En belirgin olanı ve aslında benim en çok tepemi attıranı ise, ardı ardına gelen ve hatta sahnede sıralı olarak dizilen bu arkadaşların düzenli olarak.. "Şu ünlü filan adamı tanıyor musunuz?  falan kitabı okudunuz mu? falan ülkedeki filan eseri gördünüz mü? soruları .
Her sorudan sonra da kalabalıktan bir kaç ürkek el henüz daha göbek seviyesinden yukarı çıkmadan  ikinci soru ile aşağılamanın sağlaması şeklinde gelen tacizleri. Heyecanla nerdeyse ayağa kalkıp "ben yaptım, ben okudum, ben gittim, ben biliyorum " diyenler ise, "aa sadece 3 kişi mi " aşağılamasının sayılara dökülen  acınası malzemesi oluyor haberiniz olsun.
Gençler atlamayın sazan gibi. Kimsenin sizi sorgulamaya hakkı yok. Üstelik evinize konuk olarak aldıklarınızın hiç yok.

Sayın kariyer sahibi baylar bayanlar,, karşınızda duran sizi dinlemeye gelsinler diye derslerinden çıkarılan bu arkadaşların yaş ortalaması 20-22  falan... manyak mısınız siz. Daha doğrusu 30-50 yıl süren kariyer yaşamınızın içinden "en"ler bulup ergenlikten sonraki hayatı toplasan 3 yıl olan bir genç kalabalığa bunları sorup sorguladığınız için gerçekten ruh hastası olmalısınız. Hele hele o gerdan şişirip. " Çok okumanız lazım, bu nesil hiç okumuyor canım " deyişiniz yok mu.

Neyse hiç olmazsa çocukların intikamını manav alıyor da içim biraz rahat. 

Boş verin kariyeri. Ne ile mutlu oluyorsanız onu yapın. Huzur ve sağlık sizin olsun.

Hoşça kalın dostça kalın..))

Mehmet Naci Dedeal   

4 Mayıs 2016 Çarşamba

Hiç de basit değil


Hiç de basit değil!

Endüstri ürünleri tasarımında “basit” ulaşılması gereken nokta mıdır ve ulaşmak sizi üstün kılar mı?

Yıllar süren eğitimlerimiz boyunca köylü gibi basit düşünmek ve basiti bulmak hedefine yönlendirildik. Daha sonra geçen yıllarda da bilerek ya da bilmeyerek bu hedefi benimsedik hatta öğrencilerimize benimsetmeye çalıştık.

Köylü gibi basit düşünmek.  Sorunun kaynağına inmek ve tam hedeften vurmak.  En güçlü kavramı en yalın biçimle aktarmak.  

Neden?

Endüstri ile köyün alakası ne ki. Köyde endüstri olsa köylü basit mi düşünecekti sanıyorsunuz?

Ya kaybettiklerimiz neler, onlara hiç bakmadık.

Bu düşünme şekliyle sorgularken, çözümlerken ararken çoğaltmayı ve çoğaltma yöntemlerinin kültürünü elden kaçırdık. Bilinmeyeni bilinir hale getirme yeteneğimizi kaybettik.

Şehirde yaşayıp köylü gibi düşünme çaresizliğinin arkasında “en” le başlayan büyük bir yalnızlık yatar.

Öyle bir tasarım yapayım ki “en” olsun daha öncesinde yapılmamış daha sonrasında da yapılamayacak olsun

Öyle bir kitap yazayım ki “en “ olsun tasarımın kutsal kitabı olsun ve dahası olmasın.

Öyle basitlikte bir tasarım olsun ki benimki, dünya âlem ulaşılmazlığıma hayran, ben de zevkten ömür boyu mest olayım.

Öyle bir….  Siz çoğaltın artık gerisini..

Ama durum öyle değil. 

Dünya endüstrisini elinde tutanların bu basitlikten haberi yok mu zannediyorsunuz? Sadece sizin mi aklınıza geliyor basitteki ulaşılmazlığın güya gerekliliği. 

Bu denklemde arıların yok olmasıyla insanoğlunun neslini tüketmesi gibi bir benzerlik vardır. Endüstri ürünlerinde biçimde basite ulaştıkça endüstriniz batar. Düşünsenize beş parçadan oluşan üniteniz var uyanık bir tasarımcını onu iki parçadan üretilebilir hale getirdi.  Aa ne güzel daha az parça ile hala aynı işi yapıyoruz.

Sonuç: diğer 3 parçayı üreten tezgâhlar, makineler iflas.  Binlerce insan işsiz ya da niteliksiz konuma düştü. Aferin size. Bu yaratıcılığınız piyasadaki binlerce ürüne de yansıtın. Basit, yalın adına doktor numunesine döndürdüğünüz akıl ürünü sonuçları da kapitalizmin devlerine satıp torununuzu geçindireceğini hesapladığınız paralarla tatile çıkın. Boş verin ekonomik hareketliliğin ana kaynağındaki çalışan tezgâhları. Zaten benden sonra batsın bu dünya. Kim takar Endüstrinin devamlılığını. Birde buna “ efendim ucuza da mal edelim” fakir edebiyatını koyun ve seyredin curcunayı artık.

Karmaşık düşüncenin altından kalkan bir zekânın, basit düşünemeyeceğini veya eninde sonunda delireceğini falan mı sanıyorsunuz?

Anlamadınız mı hala köyde endüstrinin neden olmadığını.

Endüstrisi olmayan yaşam alanının bireylerinin bakış açısının şehrin-kentin ana çarkındaki güce biçim vermesini nasıl aklınız alıyor?

Onu da benim aklım almıyor.
 

Kalın sağlıcakla..

Mehmet Naci Dedeal